Posts Tagged 'brazzaville'

David Brown


Kendisini Beck’in grubunda saksafon çalarken tanıdığımız David Brown’ın hikâyesi biriktirdiği parayla aldığı saksafon ile müzik yaşamına girişiyle başlamış. Dünyayı saksafonu ile dolaşan David Brown’ın seyahatleri de Brazzaville’in müziğini şekillendirmiş. Saksafonunu bir kenara bırakarak eline gitarını almasıyla başlayan Brazzaville yolculuğuna ise 1998 yılında başlamış. Aynı yıl içerisinde de grubun “2002” isimli ilk albümleri yayınlanmış.

David Brown, bir yandan dünyayı gezip, bir yandan da Brazzaville projesini sürdürürken Beck ile çalışmaya 2001 yılına kadar devam etmiş. Bu hareketli dönemde çıkan ikinci Brazzaville albümü “Somnambulista” olmuş. Bu albümden sonra yayınladıkları “Rouge On Pockmarked Cheeks” albümü ise bir bakıma David Brown’ın Amerika’ya veda albümü olmuş. San Francisco’dan ve şehir hayatından sıkılan David Brown aradığı huzuru Barselona’da bulmuş ve o zamandan beri de hayatını Barselona’da sürdürüyor.

Grubun kadrosunda zaman içinde değişiklikler yaşansa da genel olarak İspanyol ve Amerikalı müzisyenlerin uyumlu bir birlikteliği söz konusu. David Brown’ın Barselona’da yaşamaya başlamasından sonra daha sakin şarkılar üreten Brazzaville’in en önemli çıkışı 2004 yılında yayınladıkları “Welcome to… Brazzaville” albümü ile oldu. Bu albüm, önceki 3 albümde yer alan parçaları ve yepyeni Brazzaville şarkılarını içeriyordu.

David Brown’ın yazdığı naif sözlerin adeta sihirli notalarla bezendiği 15 şarkının yer aldığı “Welcome to… Brazzaville” albümünün ardından David Brown’ın yolu İstanbul’a da düşmüştü. Bizler Caz Festivali’nde konuk ettiğimiz Brazzaville’in damağımızda kalan tadını düşünürken, David Brown da İstanbul’un ve boğazın büyüleyici güzelliğini düşünüyormuş. 2006 yılında çıkan yeni Brazzaville albümü “East L.A. Breeze”de yer alan “Bosphorus” ve “Taksim” şarkıları ile İstanbul’a özel hislerini kendi sözleri ve müziği ile şarkılarına döken David Brown’ın İstanbul ile bağı o tarihten sonra hiç kopmadı.

Müziğe ilk olarak Beck’te saksafon çalarak başladınız. Alternatif rock yapan bir gruptan bossa nova yapan Brazzavile’e geçiş nasıl oldu?
1997’den 2000’e kadar Beck’le çaldım. 90’ların başı ve ortasında sadece saksafon çalmaya ve caz dinlemeye odaklanmıştım. Açıkçası müzik dünyasında olup bitenle pek de ilgilenmedim. Gençliğimde de The Clash, The Cure, The Smiths gibi gruplar dinler ve şiir yazardım. Beck’le çaldığım dönemde bu iki uç taraf birden uyandı ve Brazzaville’i kurmaya karar verdim.


Klasik anlamda şöhretten hoşlanmadığınızı biliyoruz. Beck’in gitgide daha da popüler olmasının bu ayrılıkta payı oldu mu?
Beck’le çalmaktan çok büyük keyif aldım. Beraber bütün dünyayı gezdik ve bir aile olduk. Yaptığımız müzik çok güzeldi ve dinleyicilerimizi çok mutlu ettiğimizi düşünüyorum. Brazzaville’in ilk iki albümü de Beck’le çaldığım dönemlere denk geldi zaten. Bence başarı çok güzel bir şey, ama tehlikeli de olabiliyor. Popülariteniz arttıkça daha çok insana ulaşabiliyorsunuz ama şöhret sizi başka bir insan yapmaya başladığında birileri de sizden hoşlanmamaya başlıyor. Brazzaville bu açıdan çok başarılı oldu. Çünkü şu an ben 40 yaşındayım ve kim olduğumu daha iyi biliyorum. Gençken ünlü olduğunuzda ise bilincinizi yitirebiliyorsunuz.

Brazzaville’in size kattığı en önemli şey ne oldu?
Bence Brazzaville en garip ve en güzel kariyere sahip gruplardan biri. Bugüne dek en ilginç yerlere gitme imkanı bulduk. Rusya, Ukrayna, Türkiye, Kazakistan’a kadar her yeri gezdik. Romanya ve Moldova’ya davet edildik. Bu bir rüyanın gerçekleşmesi gibi çünkü merak ettiğim yerlere gidebildim. Tabi New York, Los Angeles, Amsterdam gibi daha ‘normal’ yerlerde de çaldık. Kariyerim nasıl hayal ettiysem o yönde gitti. Sanırım Tanrı ya da evrenin ya da adı her neyse, onun hepimiz için bir planı var ve mutlu olmamızın en kolay yolu bu gibi görünüyor…

Brazzaville hem albümleri hem de canlı performanslarıyla oldukça ünlü. Konserler sonrasında sizin aklınızda ne kalıyor?
Doğruyu söylemek gerekirse konserlerden aklımda pek bir şey kalmıyor. Sanırım sahneye çıktığımda garip bir bilinç alanına giriyorum. Normalde sürekli soda içtiğim için çok sık tuvalete giderim ama tuvalete gitme ihtiyacı bile duymuyorum. Eskiden bunun çok içki içmemden kaynaklandığını düşünürdüm ama beş yıl önce içki içmeyi de bıraktım ama hala konserleri çok da hatırlamıyorum.


Amerikalısınız ancak şu an Barselona’da yaşıyorsunuz. Bundan önce de sık sık ülke değiştirdiniz. Daha çok Avrupalı gibi görünüyorsunuz. Siz kendinizi nereli hissediyorsunuz?
İlginç bir soru. Sanırım ben en çok Los Angeles’taki komşuluğun ürünüyüm. Şehrin tam merkezinde Meksikalı, Filipinli, Koreli göçmenlerin yaşadığı bölgede büyüdüm. Benim gibi yarı Musevi ve beyaz çocuklar çok yoktu bulunduğum yerde. Ama çok güzel bir yerdi. Küçük mafyalar, uyuşturucu ve büyük şehirlerin bütün problemleri vardı ama biz otobüsle sahile gider, amaçsızca gezer ve geç saatte eve dönebilirdik. Hayatımın o dönemiyle ilgili çok şey yazdım. Ama Los Angeles’ın bugünkü haliyle eskisi arasında çok fark var. Şu an Avrupa’da kendimi çok huzurlu hissediyorum. Kesinlikle Amerika’ya tercih ederim.


EZAN SESİNİ SEVİYORUM
İstanbul’a da sık sık geliyorsunuz. Sizi buraya bağlayan en önemli şey nedir?
İstanbul’da çok iyi arkadaşlarım var. Yemeği, Boğaz’ı ve sabahın erken saatlerinde ezan sesini duymayı çok seviyorum. Bunlar İstanbul’da büyüyenler için son derece sıradan şeyler olabilir ama bir yabancıya göre çok büyülü şeyler.

Sizce İstanbul’un en özel üç şeyi nedir?
Bence Türkçe konuşan kadınların ses tonu inanılmaz. İkincisi; midye dolma. Üçüncüsü ise kesinlikle vapurla Boğaz gezintisi.

röportaj:ntv

Reklamlar

Jesse James in İstanbul

When he was runnin’ from the cops
He said, “Baby, I’m just 19
I’m as sexy as a ballerina in a magazine
Give me danger and a gun
You know I ain’t afraid of pain
I don’t wanna live your life
I wanna die like Jesse James

I wanna die like Jesse James…
“I grew up in a little trailer
On the edge of town
My daddy used to beat me raw
He used to beat me down
And one thing that I learned
When I was barely 17
Was how to kill a full-grown man
When he was half asleep

‘cause I wanna die like Jesse James…

“So now I’m runnin’ from the cops
And Baby, I’m just 19
I’m as sexy as a ballerina on a TV screen
And I’m happy as a newborn baby
When he sees his mom
And I’m grateful to the bullet
That’s just about to take me home

‘cause I wanna die like Jesse James…


Brazzaville in İstanbul

Albümü henüz dün alabildim. Alır almaz da dinlemeye koyuldum. Şunu söyleyebilirim ki kesinlikle beklentilerimin çok çok ötesinde bir albüm olmuş. “Bosphorus”da saz sesleri duymak harikaydı. Ayrıca albümün içinden çıkan kitapçıktaki david’in yazsını da mutlaka okuyun.

Melikşah Altuntaş’a Brazzaville “describe”ı için sonsuz teşekkürler.

Brazzaville

Brazzaville. Apayrı bir grup, apayrı bir dünya. Dinlerken insanın kendi dünyasından çıkıp hayal alemlerine dalmasına sebep olan müzikler. Yalnızlığımda avunduğum tek şey. Boğazdayken “Bosphoruséu dinleyip boğazla nişanlanan kızın hikayesini dinlemek ya da “Taksim”de sabah ezanıyla beraber yürüyen iki ayyaşın konuşmalarına misafir olmak.

İstanbul’a gelen diğer grupların aksine onlar burada misafir değil, onlar artık buralı. İstanbullu. Onlardaki -özellikle David Brown’daki- sıcaklığı ve samimiyeti hissetmek. İstanbul’u yabancı gibi değil, bizim gibi sevmeleri. İstanbul’da en sevdiği 3 şeyin “İstanbul kadınlarının ses tonu, midye dolma ve boğaz turu” olması da bunu gösteriyor zaten.

Brazzaville ile ilgili daha çok yazacağım.

“Madalena”lı günler.


Arşivler

My Tweets

Hata: Twitter yanıt vermedi.Lütfen birkaç dakika bekleyip bu sayfayı tazeleyin.

Reklamlar